31 10 2014

Fotoğraf

Fotoğraf |  görsel 1

Maraş usulü Kırma Devamı

25 12 2012

RUHi OZCAN 1

Merhum RUHi  OZCAN -İbadetlerde Şekil ve Mana-1.bölüm 1983  Devamı

19 12 2012

Fotoğraf

Fotoğraf |  görsel 1

Devamı

12 08 2010

S.Karakoç

Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır Yoktan  da vardan da ötede bir var vardır. Devamı

05 05 2010

İnsanlığın insanlığını yitirmemesi, İslâmlığı yitirmemesine bağl

Yusuf Kaplan ykaplan@yenisafak.com.tr 03 Mayıs 2010 Pazartesi İnsanlığın insanlığını yitirmemesi, İslâmlığı yitirmemesine bağlı Adalet'le hakikat arasında kopmaz ilişkiler var: O yüzden adalet, hakikatin teminatı; hakikat ise adaletin kaynağıdır. Hakikat, bir şeyin ne ise o olarak kabul edilmesi; bir şeyin özü, mahiyeti, kendisi; dolayısıyla her şeye hakettiği yeri, değeri, önemi vermek demek... Adalet ise, hakikatin tecellî etmesi, gerçeğin ortaya çıkması hâli... Kitabımızdaki adalet tarifi, özlü ve enfestir: "Her şeyin yerli yerine oturtulması" olarak tarif eder Kitabımız adaleti... Toplumumuzda, adalet tecellî ettiği zaman, "hak yerini buldu", "hakikat tecellî etti"... deriz, bu nedenle. Hakikatle adalet, bizim medeniyetimizde, hayat dünyamızda etle tırnak gibi iç içe geçmiştir. Biri olmadan öteki de olmaz, varolamaz. "Hakikat" sözcüğünün anlam kümesine ait olan Hak, hukuk, tahkikat gibi sözcüklerin doğrudan adalete ait kavramlar olması bu yüzden şaşırtıcı değildir. Eşyanın tabiatı icabı böyledir bu... O yüzden, Hakk'ın hakikatinin tanınmadığı, kabul edilmediği, inkâr edildiği bir yerde, hakikatin de, adaletin de gerçek anlamda tecellî etmesi mümkün değildir. Çünkü her şeyi vareden, her şeyin niçin varedildiğini bilen, vaz'eden ve bize bildiren O'dur. Varlığın Varedicisi tanınmadığı zaman, insanın, aynı zamanda azman bir yaratık olarak varlığa müdahale etmesi, varlığı, hakikati, varlığın tabiatını ve hakikatini keyfine göre tahrif etmesi, tahrip etmesi önlenemez. İnsanlık tarihi bu gerçeğin ürpertici örnekleriyle doludur. Sözgelişi, bugün çağımızda tabiatın tahrip edilmesinin birincil ned... Devamı

30 10 2008

VATANINIZI SEVİYOR MUSUNUZ?

Diyelim ki hiç kimse gerçekleri açıklamadı, hiç kimse eleştirmedi.Her şey aynı şekilde devam etti.Önümüzdeki yirmibeş yılda da elli bin Kürt çocuğu öldürüldü, yirmibeş otuz bin Türk çocuğu vuruldu...Yüzlerce milyar lira, bomba, mermi, roket olarak havaya savruldu.Epeyce bir para silah satışlarının komisyonu olarak onun bunun cebine girdi.Kürtlerin anadilde eğitim yapmalarına izin verilmedi.Sokak gösterileri sürdü.Polisler sokaklarda insanları vurdu.Türbanlı kızlar üniversitelere sokulmadı.Anayasa Mahkemesi keyfince anayasayı çiğnedi.Siyasi partiler kapatıldı.Devletin içinde çeteler kuruldu.Nobelli yazarlar ülkeden kaçırıldı.Ermeni yazarlar sokaklarda öldürüldü.Katillerle hatıra fotoğrafları çektirildi.Üniversite önünde yapılan bombalı katliamlar “zaman aşımına” uğratıldı.Diyelim ki bugünkü durum aynen sürdürüldü...Eee, ne olacak?Avrupa’nın en fakir ve en geri kalmış ülkesi olarak yaşayacaksınız.Çok mu mutlu edecek bu sizi?Çok sevdiğiniz “vatanınızın” gelecek yirmibeş yılı için planınız bu mu?Aferin size, nasıl da çok seviyorsunuz ülkenizi.Bir nebze olsun gelişmesini istemiyorsunuz.Zenginleşmesini, özgürleşmesini istemiyorsunuz.Vatan sevgisi diye ben buna derim işte.“Cinayetler, katliamlar, işkenceler sürsün vatanımda” diyen vatanseverler.Ya vatanınızı sevmeseydiniz?O zaman ne yapacaktınız?“İşkenceler, haksızlıklar, cinayetler, çeteler, adaletsizlikler, eşitsizlikler, zulümler dursun” mu diyecektiniz?Siz bu “vatan sevgisi” denen şeyin ne olduğunu bildiğinizden emin misiniz?Yoksa dindarlardan ve Kürtlerden nefret etmeyi, silaha ve orduya tapınmayı vatan sevgisi mi sanıyorsunuz?Cumhuriyet Bayramı’nda, ... Devamı

08 10 2008

Hesap veren ordu

Aktütün Karakolu Faciası bir dönüm noktası olacak gibi görünüyor.  Yazar E-Posta: gokturkgulay@yahoo.comHaber Tarihi: 8 Ekim 2008Toplumun bu savaşın yönetilişini, ordunun işini doğru dürüst yapıp yapmadığını sorgulamaya ve komutanları hesap vermeye zorlayacağı bir dönemin başlangıcındayız. Aslında, bu süreç bundan iki yıl önce, yine böyle bir baskın sonrasında bir şehit yakınının yüksek sesli isyanıyla başlamıştı. "Hayır, vatan sağolsun demeyeceğim. Devlet benim çocuğuma giydireceği bir çelik yelek alamadı mı?" diye isyan etmişti o anne. Ardından geçen yılki Dağlıca Baskını geldi. Bu baskında, belki de ilk defa, komuta kademesinin hataları mercek altına alınmış, ama bu sorgulama daha çok Taraf Gazetesi'nin yayınıyla sınırlı kaldığı için bastırılmış, yasaklarla, sansürlerle üstü örtülmeye çalışılmıştı. Bu defa farklı oldu. Bu defa "hesap verin" talebi, neredeyse bütün yayın organlarından ve toplumun her kesiminden koro halinde yükseldi. Bu defa kimse "terörün son çırpınışları" tarzı açıklamalar duymak istemedi. Ölen öldükten, kalan kaldıktan sonra girişilen misilleme harekatlarında gösterilen "başarıyla" da tatmin olmadı. Bugün "Solcu" "sağcı", "laikçi" "dindar" her türden basının her köşesinden aynı sorular soruluyor: 350 kişinin gündüz gözüyle sınırdan girişini nasıl oldu da tespit edemediniz? Hani orasını artık BBG Evi gibi gözetliyordunuz? Mayıs başındaki Aktütün Baskını'nı neden sansürlediniz? Dağlıca Baskını'nın sorumlu komutanlarını cezalandırmak yerine neden plaketle ödüllendirdiniz? Neden o karakolu taşıyacaktınız da 44 kişi şehit oluncaya kadar beklediniz? Eğer taşımıyorsanız, neden oraya kale gibi bir karakol yapmadınız? Bu halk otuz yıldır sizin bir dediğinizi ... Devamı

31 08 2008

Muhammed'in yetimlerine vasiyetimdir!

Dücane Cündioğludcundioglu@yenisafak.com.tr31 Ağustos 2008 PazarBir dağın tepesinde... küçük ve dar bir mağarada... karanlıkta.... taş üstünde... ve tek başına... yalnız... yapayalnız... kimsesiz... Düşünmekten zonklayan bir zekâ... rikkat ve ızdırap titreyişleriyle seyrelmiş bir kalp... iyice zayıflamış... narin bir beden... neredeyse aç ve susuz... yemekten içmekten kesilmiş... hâlsiz... mecalsiz... ve yorgun... dalmış... bilinmezlik suretine bürünmüş bir belirsizlikler deryası içinde...Tamat değil, şatahat değil, hakikat... boğulmak üzere... kaybolmak üzere...Ah!..Ah efendimiz!Ah!... * * * Tecellînden ümid kestim, hani cilvelerin ey hakikat!Ne de nazlısın.Hâlâ müphemsin çünkü... hâlâ meçhul... görünmen, bilinmen, soyunman imkânsız gibi... öyle bir muammâsın ki hâllin müşkil gibi...Hani rahmetin? Hani hayalin? Hayalin bile mi muhal?Ah hakikat!Bir kez düşde olsan.... peçenle olsan... bari olsan... yeter ki gelsen... düşde gelsen... düş yoluyla gelsen... bir kez gelsen... ne yanımda, ne yanıbaşımda, razıyım, gelsen de ötelerde dursan!Kudretim olsa uruc eder katına çıkardım. Güçsüzüm oysa. Hâlsizim. Rahm etsen de sen gelsen... insen buraya... tutsan elimden, alsan... alsan beni benden... bedenden... beni bana bırakmasan... kızmasan... sadece sevsen... yetim kalmış kalbimi ısıtsan... okşasan... adaletin zahirde kalsın, asıl sen beni bâtında, bâtınında rahmetinle sarsan...Ah!..Ah efendimiz!Ah!... * * * VE derken Cibril-i Emîn geldi. Kadir gecesi. Yârin mektubuyla. 'Oku!' dedi haşmet ile.Tam üç kez Kevser pınarını akıttı bir garibin avuçlarından. Bir kimsesizin. Bir yetimin. Efendimizin. Kana kana içsin diye. Şefkat ve rahmet nedir bilsin diye. Ce... Devamı

24 06 2008

Esas duruşa geç Sayın General

Prof. Nevzat TARHAN 24 Haziran 2008 10:05Haber 7Genelkurmay Başkanı ve bazı sivil generaller halk iradesine itaat etmemekte ve hatalarını görmemekte direnmeye devam ediyorlar. Bir kısım psikolojik savaş görevlisi asker sözcüsü ve darbe fırsatçısı basın mensupları içeriği dümenlemeye çalışıyorlar. Bu kanaate şu gerekçelerle vardım.Birincisi, ASDER Genel Başkanı E. Tuğgeneral Sayın Adnan Tanrıverdi paşa dün www.as-der.org.tr sitesinde duyurduğu yaşadıkları örnek olaylardan bu kanıya vardım.Adnan paşa 1995 yılı Şubat’ında Maltepe Zırhlı Tugay Komutanı iken Kolordu komutanının imza bloku ve başlığı olmayan bir yazı ile ordudan tasfiye edilecek subay astsubay listesini kendilerine tebliğ ettiklerini söylüyor.Altına imza atılmayan bir belge, yargısız infaz ve kimse hesap soramıyor. Hukuk denetiminden kaçırılmış bir uygulama. Taraf gazetesinin yayınladığı ‘Bilgi Destek Planı Lahikası da benzer hukuk denetiminden kaçırılmaya çalışılan bir uygulama. Eğer böyle bir uygulama varsa altına imza atamadığı emri uygulamaya çalışan komutana komutan denmez. Böyle bir anlayışı ancak ilk çağlarda görürüz.İkincisi, pagan kültürde eski Ispartalılar döneminde yakalanmadıkça hırsızlık serbestmiş. Şimdi yakalanmadıkça silahlı siyaset serbest, yakalandığında da “Ben bilmiyorum” de ve kendini kurtar.Komutan komutan titre ve kendine gel! Bu anlayış ortaçağ değil ilkçağ anlayışıdır.Hesap vermesi gerekenler hesap sorar duruma geçerse işte o zaman ayaklar baş olmuş olur.Ordular TBMM’ye, TBMM millete hesap verir. Millet son sözü söyler. İşte çağdaş rejim budur.İyi lider olmak, iyi siyasetçi olmak, iyi komutan olmak rolleri karıştırılmamalıdır.Üçüncüsü, ilkesiz ve omurgasız siyasetçiler konuşmaya devam ediyor. İşine g... Devamı